| Yaşamak şakaya gelmez
| living is no joke
|
| Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
| You will live with great seriousness
|
| Bir sincap gibi mesela
| Like a squirrel
|
| Yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden
| That is, without expecting anything outside and beyond living
|
| Yani bütün işin gücün yaşamak olacak
| So your whole job will be to live
|
| Yaşamayı ciddiye alacaksın
| You will take life seriously
|
| Yani o derecede, öylesine ki
| So, to such an extent that
|
| Mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda
| Like, your arms tied behind your back, your back on the wall
|
| Yahut kocaman gözlüklerin
| Or your big glasses
|
| Beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
| In a lab with your white shirt
|
| Insanlar için ölebileceksin
| You can die for people
|
| Hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için
| For people you've never even seen
|
| Hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken
| And while nobody forced you to do this
|
| Hem de en güzel en gerçek şeyin
| And the most beautiful and real thing
|
| Yaşamak olduğunu bildiğin halde
| Even though you know it's life
|
| Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı
| So, you will take life so seriously that
|
| Yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin
| Even at seventy, for example, you will plant olives
|
| Hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil
| It's not because it's left to children or something like that.
|
| Ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için
| Because you don't believe in death even though you're afraid of dying
|
| Yaşamak yanı ağır bastığından | Because living is heavy |